Administrator tarafından yazıldı. Kategori: Çeviri
Yayınlanma: 18 Şubat 2015 Gösterim: 3419
Yazdır

John Holloway[1]

Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti, kendisini “muazzam bir meta yığını olarak” ortaya koyar; bunu oluşturan birim, tek bir metadır (Friedrich Engels tarafından gözden geçirilen metnin Samuel Moore ve Edward Aveling tarafından yapılan çevirisi. (Marx 1867/1965, 35))

 

Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti, “muazzam bir meta yığını” olarak görünür; tek meta bunun basit biçimi olarak görünür. (Ben Fowkes çevirisi (Marx 1867/1990, 125))

 

Der Reichtum der Gesellschaften, in welchen kapitalistische Produktionsweise herrscht, erscheint als eine “ungeheure Warensammlung”, die einzelne Ware als seine Elementarform. (Marx 1867/1985, 49)[2]

 

 

Giriş

Kapital üzerine yapılan yorumların pek azı kitabın ilk cümlesinden bahseder.[3] Genelde, Marx’ın tartışmasının başlangıç noktasının meta olduğu iddia edilir. Bu yüzden ilk cümle kendinde önem taşıyan bir cümle olmaktan ziyade bir açılış cümlesi gibi görülür: Bu cümle bizi daha önemli bir meseleye, meta analizine yönlendirir. Ama yine de ilk cümleyi okuduğumuzda, Marx’ın metayla başlamadığını, daha metadan bahsetmeden önce, temel politik ve teorik önemdeki bir sorular dünyasının kapısını açtığını görürüz.

Bu sorular dünyasını açıklamak için, ilk cümlenin öznesini, nesnesini ve yüklemini inceleyeceğim. Amacım, “hakiki Marx’ı” keşfetmek değil, metni analiz etmek ve bu metnin kapitalizme karşı yürütülen güncel mücadeleye ne katkı sunduğunu sormak.

 

Özne

İlk cümlenin öznesi, meta değil, “servet”tir (wealth)[4] –“kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti.” Bu servet, “muazzam bir meta yığını olarak görünür,” ama öncelikle sadece cümlenin öznesine, yani servete odaklanacağız.

İlk cümlenin önemini, bizzat cümlenin iddia ettiği şey nedeniyle, atlamak kesinlikle çok kolaydır. Kapitalist toplumda yaşayan bizlere servetin bir meta yığını olarak görünmesi, bu görünüşü doğru kabul etmemizin bizzat nedenidir. Serveti böyle görmeye alışkınız. Serveti düşündüğümüzde aklımıza genellikle maddi servet, bir kişinin sahip olduğu şeylerin, belki de metaların genel eşdeğeri olan para gelir. Birinin servet sahibi (wealthy) olduğunu söylediğimizde, onun çok parası olduğunu ve dolayısıyla muazzam bir meta yığınını tüketebileceğini kastederiz. Başka bir deyişle, servetin içinde göründüğü biçim, bizi, servet ve muazzam meta yığını arasında özdeşlik kurmaya, bunları özdeş olarak görmeye yönlendirir. Eğer böyleyse, o zaman ilk cümleyi, bizi sadece asıl meseleye, yani metaya yönlendirmek gibi bir öneme sahip bir açılış cümlesi olarak görmek aslında doğru olacaktır.

Ama servetin illa ki bu şekilde düşünülmesi gerekmez. Özellikle İngilizce konuşanlar için, Marx’ın Almanca aslında kullandığı ve İngilizceye pekâlâ “zenginlik” (richness) olarak da çevrilebilecek olan Reichtum sözcüğüne bakacak olursak, bunu görmek çok daha kolaydır: Kapitalist toplumda zenginlik muazzam bir meta yığını olarak görünür. İngilizcede zenginlik (richness) ve servet (wealth) arasında kesinlikle net bir ayrım yoktur: zengin (rich) bir doku, zenginleştirici bir konuşma, zengin bir yaşam veya deneyim, zengin bir renk çeşitliliği.

“Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti”nden bahseden ilk cümle, bizi, kapitalist üretim tarzının hâkim olmadığı toplumlarda zenginliğin (veya servetin) nasıl bir şey olabileceğini sormaya çağırır. Çok da erken dönemde yazılmamış olan Grundrisse’de Marx sorumuza doğrudan bir yanıt verir:

 

Ama aslında servet, dar burjuva biçiminden sıyrıldığında, evrensel değişim sayesinde yaratılan insan ihtiyaçlarının, kapasitelerinin, zevklerinin, üretici güçlerinin evrenselliğinden başka nedir ki? İnsanın, doğa güçleri, insanlığın kendi doğasının olduğu kadar doğa denilen şeyin de güçleri üzerindeki egemenliğinin tam gelişmesinden başka nedir ki? Bu gelişmenin bütünlüğünü oluşturan, önceki tarihsel gelişmeden başka bir önvarsayım gerektirmeksizin insanın yaratıcı potansiyellerinin mutlak gelişiminden, yani önceden belirlenmiş bir ölçü ile ölçülmeyen, kendinde bir amaç olarak bütün insani güçlerin gelişiminden başka nedir ki? İnsanın tek bir belirlilik içinde kendisini üretmesi değil de kendi bütünlüğünü üretmesinden başka nedir ki? İnsanın, olduğu şey olarak kalmak için uğraşmayıp, mutlak bir oluş hareketi içinde olmasından başka nedir ki? Burjuva ekonomisinde ve ona karşılık gelen üretim çağında, insani içeriğin bu tam gelişmesi, tam bir içini boşaltma olarak, bu evrensel nesnelleşme genel yabancılaşma olarak ve bütün sınırlı, tek yanlı amaçların yıkılması da kendinde amaç olan insanın dışsal bir amaca kurban edilmesi olarak görünür. (Marx, Grundrisse, 1973, 488 [C. 1, 380])[5]

 

Grundrisse’deki[6] servete dair açıklamayı okuduğumuzda Kapital’in ilk cümlesi çok daha canlı renklere bürünür. Servet “evrensel değişim[7] yoluyla yaratılan insan ihtiyaçlarının, kapasitelerinin, zevklerinin, üretici güçlerinin vb. evrenselliğidir.” Servet kolektiftir, toplumsaldır ve karşılıklı insan etkileşiminin ürünüdür – genellikle “ortak olan” denen şeyin zenginliğidir.[8] O, hareket halindedir: “[insanlığın] yaratıcı potansiyellerinin mutlak sonucu,” “mutlak bir oluş hareketidir.” O, çeşitlidir: “kendinde bir amaç olarak bütün insani güçlerin gelişimidir.” Zenginlik, farklı gelenekler ve yaşam biçimleriyle dolu bir sokağın zenginliği, kırdaki mevsim geçişlerinin zenginliği, ister bir insanın ister bir kuşun söylediği şarkıdan yükselen sesin zenginliği. Zenginliklerin potansiyel olarak sınırsız zenginliği: İşte toplumumuzda muazzam bir meta yığını olarak görünen şey budur.[9] Kapital’in ilk cümlesi, masum bir açılış cümlesi değildir. Marx, bir gerilim dünyasının kapısını açar. Öfkemizi, zedelenmiş onurumuzu davet eder.

Bu gerilim yalnızca özne ve yüklem (servet ve metalar) arasındaki ilişkide açığa çıkmaz, ilk cümlenin öznesi içinde, yani “kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti”nde zaten mevcuttur. Bulunduğumuz yerden, yani kapitalist toplumdan, kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu (veya yönettiği)[10] bir toplumdan başlayalım. İçinde yaşadığımız ve baş etmek zorunda olduğumuz toplum budur. Cümlenin öznesi, tarihsel olarak belirli bir öznedir, ama aynı zamanda kendi tarihsel belirliliğinin sınırlarını zorlayan bir öznedir. Öznenin niteliği (“kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu bir toplum”), kendi aşılmasını ima eden bir sınırlılıktır: Servetin sınırlılığı, sınırlanmamış bir serveti ortaya koyar. Özneyi bu şekilde sınırladığımızda, zaten bu sınırların ötesinde bir şey olduğunu, en azından potansiyel olarak, kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti olmayan bir servetin olduğunu iddia etmiş oluruz. Servet uyumsuzdur: “Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların” sınırı içinde kapsanmaz, ondan taşar.

Peki, servete konulan sınırlardan bu taşmayı, bu sınırların aşılmasını nasıl anlamalıyız? Marx, serveti cümlenin nesnesi değil öznesi olarak kurarak, bizzat servetin kendi sınırlarını zorlayan bir hareketin kaynağı olduğunu iddia eder. Anlatacağı hikâyenin, içinde hapsedildiği sınırlara karşı ve bu sınırların ötesine doğru hareket eden insani zenginliğin (kendi mutlak oluş hareketi içindeki insanlığın) hikâyesi olduğunu duyurur. Tam da bu ilk sözcüklerde Marx, bu kitabın bir tahakküm teorisi değil, tahakküme karşı, aslında bütün sınırlara karşı hareket etmenin bir teorisi olduğunu açıkça ifade eder.

İlk cümlenin öznesi olan servet, tarih dışı ya da tarih ötesi bir kategori değil, kendi tarihsel belirlenimini ötesine zorlayan bir kategoridir. Yüklemin dışında durmaz, meta yığınına dışsal değildir, aksine onun içinde-karşısında-ve-ötesinde durur. Sadece açılış sözcüklerinde[11] dile getirilen bir ötekilik değil, kendi sınırlarının ötesine zorlayan bir antagonizmadır. Bu açılış sözcüklerinde karşımıza çıkan zenginlik, tarih dışı bir hümanizmanın zenginliği değil, kendi sınırlılığına karşı tarihsel olarak özgül isyanın yerini tutan bir zenginliktir.

Servet, insan yaratıcılığının zenginliği, demek ki özne olarak, huzursuz ve tatminsiz özne olarak bulunur. İlk bölümün ilk sözcükleri, gururlu bir özne olarak. Servet kafa tutar, haykırır. Kesinlikle öfkeyle ve belki güçle. Bu, başlangıç noktası olarak zenginliği değil yoksulluğu alan sol-eğilimli düşünceyi tepetaklak eder. Kapital’in ilk cümlesi bizi başka şekilde düşündürür: Yoksul olduğumuz için değil, zengin olduğumuz için savaşırız. Kapitalizme karşı mücadele etmemizin nedeni yoksulluğumuz değil, “[bizim] yaratıcı potansiyellerimizin mutlak gelişiminin” engellenmesi, “[bizim] oluş[umuz]un mutlak hareketinin” boyunduruk altına alınmış olmasıdır. Başını kaldırıp kendi sınırlarını parçalayacağını haykıran, bizim zenginliğimizdir.

 

Yüklem

Kapitalist toplumlarda servet, zenginlik, “muazzam bir meta yığını” olarak görünür. Marx ikinci paragrafın başında bize metanın “her şeyden önce bizim dışımızda bir nesne, taşıdığı özellikleriyle şu ya da bu türden insan gereksinimlerini gideren bir şey olduğunu”[12] (Samuel Moore ve Edward Aveling çevirisi [the commodity…“is, in the first place, on object outside us, a thing that by its properties satisfies human wants of some or another”] (Marx 1867/1965)) söyler. Meta bizim dışımızda bir nesne, satılmak için üretilen bir şeydir.

Marx bizi daracık bir zindanın içine kapatmaktadır. Burada birinci cümlede, zenginlik dünyasından (“mutlak oluş hareketi içindeki” insanlıktan) bizim dışımızdaki muazzam nesneler yığınından oluşan bir dünyaya çarpıcı bir geçiş söz konusudur. Marx elimizden tutar ve bizi politik ekonominin ürkütücü dünyasına sürükler. Kitabın alt başlığı bize çarpıcı biçimde hatırlatılır: Politik Ekonominin Eleştirisi. İşte eleştirinin temeli, bu ilk cümlenin öznesi ve yüklemi arasındaki gerilimdir. Servetten metalara giden bu dar geçitten yürüdükten sonra, Marx bize, ikinci cümlede dile getirdiği gibi, “bu nedenle, incelememiz metanın analiziyle başlıyor” diyebilir.[13] Oysa bu, metayı Marx’ın analizinin başlangıç noktası yapmaz. Başlangıç noktası, metalar dünyasının içinde-karşısında-ve-ötesinde duran servettir. Ancak politik ekonominin dar ve karanlık dünyasına adım attığımızda, meta başlangıç noktası haline gelir. Dışarıdaki dünyayı, zenginlik dünyasını unutursak, kendimizi, eleştirimizi, karşıtlığımızı ve gerçek başlangıç noktasını da unuturuz.

İlk cümledeki geçiş, dünyanın zenginliğinin politik ekonomi, yani metaların dünyası biçiminde darlaştırılması ve indirgenmesidir. Marx, genellikle, bu darlaştırmanın sorumlusu olmakla, dünyaya dair saf ekonomik bir görüşe sahip olmakla, yaşamın zenginliğini ve baskı biçimlerinin çeşitliliğini dikkate almamakla suçlanır. Daha ilk cümleden, bunun hakikatle hiçbir ilgisinin olmadığı açıktır. Marx’ın politik ekonomi eleştirisi, sadece farklı iktisatçıların teorilerinin bir eleştirisi değildir; bu, kendi başına ekonominin eleştirisi, insani zenginliği ekonomik zenginliğe indirgeyen dünyanın bir eleştirisidir. Bu tam da daha önce Grundrisse’den alıntılanan pasajın sonunda vurgulanan noktadır: “Burjuva ekonomisinde ve ona karşılık gelen üretim çağında, insani içeriğin bu tam gelişmesi, tam bir içini boşaltma olarak, bu evrensel nesnelleşme genel yabancılaşma olarak ve bütün sınırlı, tek yanlı amaçların yıkılması da kendinde amaç olan insanın dışsal bir amaca kurban edilmesi olarak görünür” (Marx, Grundrisse, 1973, 488 [C. 1, 380]). Meta mantığıyla uyuşmayan ne varsa kesip atan Marx değil, bizzat dünyanın her şeyi ekonomik olana indirgemesidir.

Servetten metalara doğru hareket, yasalarla bağlı bir dünyaya, sıkı bir toplumsal birleşmenin dünyasına, bir bütünlük olarak anlaşılabilecek bir dünyaya, bir sentez dünyasına doğru bir harekettir. Servet üretiminin bir dizi yasayı takip etmesi gerekmesinin hiçbir içsel sebebi yoktur. Yaratıcı potansiyellerimizin tam gelişmesi, çok farklı yönlerde, çok farklı dürtülerle, çok farklı ritimlerle takip edilebilir. Oysa bu, metalar için geçerli değildir: Metalar değişilmek için üretilir ve onları değişme ihtiyacı, onların toplumsal olarak gerekli emekle üretilmelerini zorunlu kılar; bu da her türlü bilinçli kontrolden bağımsız yasalar olarak işleyen işlevsel zorunlulukların ve toplumsal belirlenimlerin tüm bir dünyasını yaratır. Marx Kapital’de bu yasaları inceler, ama bu yasalarla bağlı bütünlüğün karşısında ve ötesinde bir bakış açısından.

Servetten metalara doğru hareket, aynı zamanda, nicelikleştirilebilir ve nicelikleştirilmiş bir dünyaya doğru harekettir. Cümlenin yüklemine yapılan şu küçük ek, yani “bunu oluşturan birim, tek bir metadır” ifadesi (ya da “tek meta bunun basit biçimi olarak görünür”) ifadesi, önem kazanır. Eğer servet “[insanın] yaratıcı potansiyellerinin tam gelişmesi” olarak düşünülürse, o zaman serveti, birimlere ya da tekil parçalara bölünmüş olarak düşünmenin bir anlamı yoktur. Ancak bu servet dışımızdaki nesnelerin bir yığınına indirgenirse, onun birimlere bölünmesinden söz etmek mümkün hale gelir: Aslında sadece bunun mümkün hale gelmesiyle de kalınmaz; aynı zamanda servetin karşılıklı olarak değiştirilebilir birimlere veya tekil metalara bölünmesi de, cümlenin öznesinden yüklemine geçişin asli bir parçasını oluşturur.[14]

 

Fiil

Servet, muazzam bir meta yığını olarak görünür.[15] “Görünür” demek, ne demektir?

1. Görünüş, yanlış bir görünüş değildir: Marx, “servetin muazzam bir meta yığını olarak göründüğünü, ama bunun bir hata olduğunu, servetin gerçekte başka bir şey olduğunu”[16] söylemez. Böyle bir yorum, görünüşü dayanağından, yani görünen şeyden koparır ve görünüşle dayanak arasındaki ilişkiyi şans eseri bir ilişki olarak ele alır, oysa Marx için görünüş ve dayanak arasındaki ilişki merkezi bir önem taşır. Görünüş gerçek bir görünüştür, genel bir geçerliliğe ve kesin bir kararlılığa sahip bir görünüştür. Yanlış olduğunu gösterdiğimizde ortadan kalkacak olan bir görünüş değildir o. “Kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumlar” tarafından üretilen bir görünüştür.

Kapitalist toplumda servetin muazzam bir meta yığını biçiminde var olduğunu söyleyerek bu görünüşün kararlılığını veya gerçekliğini gösterebiliriz. Bu bağlamda “biçim” “varoluş tarzı”[17] olarak anlaşılabilir: Kapitalist toplumlarda zenginliğin varoluş tarzı, muazzam bir meta yığınıdır.

2. Demek ki görünüş, genel bir geçerliliğe sahiptir. Marx, “bu toplumların servetinin Adam Smith’e veya David Ricardo’ya muazzam bir meta yığını olarak göründüğünü” söylemez. “Zenginliğin burjuvaziye muazzam bir meta yığını olarak göründüğünü ama proletaryanın onun böyle olmadığını bildiği”ni[18] ya da “servetin, burjuva ideologları tarafından meta yığını olarak gösterildiğini” de söylememektedir. Daha ziyade, bu toplumlarda servet, meta biçimi olarak görünür ya da bu biçimde var olur. Servet, bu toplumun üyelerine böyle görünür ve tam da böyle olduğu için, görünüş gerçek olduğu, servet gerçekten de muazzam bir meta yığını biçiminde var olduğu için böyle görünür. İnsanlar serveti gerçekten de böyle ele alır, üretilen zenginliğin ne olduğunu nasıl üretildiğini biçimlendiren güç de budur. Gerçek görünüşün bu gücünün, genellikle ilk cümleye neden yeterince önem verilmediğini anlamanın anahtarı olduğunu zaten söylemiştik.

3. Bu bizi Kapital'in okunmasında merkezi bir yeri olan bir problemle karşı karşıya getirir. Eğer servet böyle görünüyorsa, o zaman Marx’ın bu ilk cümleyi yazmasını mümkün kılan şey nedir? Marx, bir şekilde görünüşün ötesine geçememiş olsaydı, bu ilk cümle yazılamazdı. Bunu nasıl açıklayabiliriz?

En bariz açıklama, kişisel bir temelde yapılacak bir açıklama olacaktır. Marx, çok akıllı bir adamdı ve bugün onun kavrayışlarını paylaşan bizler de çok akıllıyız, bu sayede görünüşleri parçalayabiliyoruz. Bu açıklamanın iki sorunu vardır. Birincisi, Marx’ın yöntemiyle ters düşmesidir. Marx için görünüş, gerçek bir dayanağı olan, temeli insan etkinliğinin mevcut örgütlenmesi içinde bulunan gerçek bir görünüştür. Örneğin, Smith ve Ricardo’nun düşüncesinin sınırları, hataların veya zekâ eksikliğinin değil, onların baştan ayağa kapitalizmin toplumsal ilişkilerinin içine yerleşmiş olmaları gerçeğinin sonucudur. Bu sadece burjuvazinin tarafını tutmalarıyla ilgili değildir; mesele, fikirlerinin, parçası oldukları toplumsal ilişkiler tarafından mümkün kılınmış ve yine bu ilişkiler tarafından sınırlandırılmış olmasıdır. Bu tür bir açıklamanın ikinci sorunu, servetin metalardan daha fazla bir şey olduğunu anlayanlar ile görünüşler dünyasına hapsolmuş kitleler arasında kişisel bir ayrıma yol açmasıdır. Böyle bir durumda, kitleleri aydınlatmak (veya onlara bilinç götürmek) aydınlanmış bir azınlığa düşer. Geçen yüzyılın deneyimleri, böyle bir kavrayışın yol açabileceği korkunç sonuçları göstermiştir.

Marx’ın bu cümleyi yazması, bizim de bu cümleyi paylaşmamız için, zekâdan ve kişisel temelde yapılan bir açıklamadan daha fazlası gerekir. Marx’ın görünüşün ötesine geçmek ve (ilk cümlede yaptığı gibi) onun ötesinde konum almak için, bir görünüş-olmayan, ondan bir taşma, bir uyumsuzluk, görünüşte içerilmemiş olan bir artık olmalıdır. Marx’ın düşüncede görünüşün ötesine geçebilmesi için, görünüşün pratikte bir parçalanması söz konusu olmalıdır. “Servetin meta olarak göründüğü”nü söylememize olanak veren bakış açısını veren tam da bu gerçek görünüş-olmayandır. Bu cümleyi söylediğimizde, aynı anda kaçınılmaz olarak şunu da söylemiş oluruz: “Ama bu cümle tüm bir hakikati ifade etmez, çünkü bu cümleyi söylememize olanak sağlayan tek şey, zenginliğin meta olarak görünmemesinin, servetin metaların içinde-karşısında-ve-ötesinde var olduğunun da aynı zamanda gerçek olmasıdır.” Cümle zorunlu bir biçimde dile getirilmemiş bir alt akıntıyı, bir görünüş-olmayanı içerir. Görünüş, görünmeyeni, görünmez veya gizli dayanağı görüş alanının dışında bırakır; ilk cümleyi anlamamıza ve kendimize mal etmemize olanak sağlayan tam da bu dayanağın, bu “görünmeyenin” gerçek varoluşudur. İlk cümlenin yarısının görünmez bir mürekkeple yazıldığını bile söyleyebiliriz.

Biz Kapital okurlarının yaşadığı ve yaşamak isteyeceği yer, servetin metalar olarak görünüşüne düşmeyen bir dünyadır. Servetten metalara doğru hareketi şeylerin hapishanesine bir geçiş olarak düşünürsek, o zaman Kapital okurları olarak bizler, servetin tarafında yer alırız; ayak direriz ve hapishaneye sürüklenmek istemediğimizi, bizi tümden yutmaya yeltenen görünüş dünyasının büyüsüne tutulmak istemediğimizi haykırırız. Çok açık değil mi, yoksa Kapital’i neden okuyalım ki?

Bu cümleyi söylemenin nasıl mümkün olduğunu bir kez sorduğumuzda (ki bundan kaçmak neredeyse imkânsızdır), Kapital’in bütünü değişir. Şeylerin nasıl bir arada uyumlu olduğunun bir anlatısı olmaktan çıkıp bir uyumsuzluk anlatısı haline gelir. Sonra biz de Kapital’i okumaktan aldığımız keyfin, bizim de uyumsuz olmamızdan kaynaklandığını fark ederiz: Bizler anlamaya çalıştığımız bu sistemin içinde-karşısında-ve-ötesinde yaşarız.

4. İlk cümlenin yazılması, sadece servet ve metalar arasındaki ilişki bir özdeşlik ilişkisi olmadığı için mümkündür. Servet, geriye hiçbir artık bırakmaksızın metayla uyum göstermez: Cümlenin yazılmasını (ve okunmasını) mümkün kılan işte bu artıktır.

“Olarak görünmek” fiili bir özdeşliği göstermez. Marx, “olarak görünmek” terimini (bizim genelde yaptığımız gibi) serbest bir şekilde, “kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti, muazzam bir meta yığınıdır” anlamında kullanmaz. Yine de fiil bir özdeşleştirme/tanımlama sürecini ifade eder. Böyle bir toplumda servet, bir meta yığını olarak tanımlanır. Bir özdeşleştirme süreci vardır, ama süreç karşı yönde bir hareketle, bir direnişle karşılaştığı için tamamlanmamıştır. Başka bir deyişle görünüş ve görünüş-olmayan arasındaki ilişki antagonist bir ilişkidir. Servetin meta biçimine sürüklenişi ile metalaşma sürecine karşı duran ve ötesine geçmeye yeltenen güçler arasında canlı bir antagonizma vardır. Bir yanda “olarak görünmenin,” biçimlendirmenin ve özdeşleştirmenin bir hareketi, öte yanda ise özdeşleşme-karşıtı, taşan ve uyumsuz bir hareket... Görünüş, yani meta, kendisini antagonist-olmayan gibi ortaya koyar, ama bu, altta yatan antagonizmayı gizler. Bu toplumların serveti, muazzam bir meta yığını olarak görünür: Bu görünüş, söz konusu cümleyi mümkün kılan antagonist gücü gizleyen etkin bir görünüş, etkin bir biçimlenme veya özdeşleşmedir ve bu antagonist güç, servetin bir meta yığını olarak görünmediği, bu görünüşten taştığı gerçeğinden kaynaklanır.

Bir emrivaki (servetin meta biçiminde varoluşu) olarak görünen şey, canlı bir antagonizmadır. İlk cümlenin öznesinden yüklemine geçişi, zenginliğin metanın zindanına sürüklenişi olarak düşünürsek, o zaman bu taşma bize zindan kapısının kapanmadığını, sürüklenmenin hâlâ devam etmekte olduğunu anlatır.

Tamamlanmış bir olgu olmak bir yana, meta biçimi, kendi dayanağına (servet) sürekli bir saldırıdır; bu, serveti meta biçimine doğru zorlama ve içermeye çalışan sürekli bir mücadeledir ve bu saldırı, insanların servet yaratımı bu kapatılmaya karşı direndiği, başka toplumsallaşma biçimlerine yöneldiği için, karşıt yönde bir zorlamayla karşılaşır.[19] Kapital’in ilk cümlesini anlamlandırmak için “servet” ve “meta” sözcüklerinin her ikisini de isim olarak değil fiil olarak anlamalıyız. Meta, aslında bir metalaştırma hareketidir; servet ise bir servet yaratma ve zenginleştirme hareketi, meta biçiminin karşısında ve ötesindeki bir hareket, bir komünleşmedir. Daha açık ifade etmek gerekirse, cümlenin başından sonuna geçiş, etkin bir zenginleştirmeden (“yaratıcı potansiyellerin tam gelişimi”nden), sadece hapsettiği zenginleşmeyi değil, bir metalaştırma hareketi olarak kendi dinamiğini de gizleyen bir isme geçiştir. “Olarak görünür” ifadesindeki görünüş, daima tartışmalı bir meseledir.

O halde “olarak görünür” ifadesi, bir umut mekânıdır Servetle metalar olarak ya da metaların genel eşdeğeri olan para olarak karşılaştığımız bir dünyada yaşıyoruz. Kapital’in ilk cümlesi, bunun bir görünüş olduğunu söylemekle, bize bunun doğru ama aynı zamanda doğru olmayan bir şey olduğunu, servetin bundan daha fazla bir şey olduğunu, servetin bu biçiminin ötesine zorlayan bir servet olduğunu söyler. Servetin meta olarak varoluşu, yabancı bir belirlenim dünyasını, insan kapasitelerinin zenginliğinin nasıl geliştirileceğini metaların değerinin belirlediği bir dünyayı gösteriyorsa, o zaman “olarak görünür” ifadesi, dikkatimizi, öz-belirlenim yönündeki bir hareketin mevcut gerçekliğine çeker[20] (yani bu ilk cümlenin yazılmasının önkoşuluna).

Bu açılış sözcüklerinde kriz, bir mesele olarak ortaya konur. “Olarak görünür” sözcüğü, bize, servetin meta biçimindeki ürkütücü varoluşunun, kalıcı (ya da zorunlu olarak) kalıcı olmadığını söyler. Servetin varoluş biçiminde bir kalıcı-olmayan, bir istikrarsızlık mevcuttur. Kapitalizm için çalan ve ancak 700 sayfa sonra açıkça dile getirilen ölüm çanları,[21] daha bu ilk cümlede işitilir. Sermayenin bakış açısından “olarak görünür” sözcüğü, tehditkâr bir deyiştir. Peki “Bu ‘olarak görünen’ nedir?” Kapitalistler şöyle haykırmaktadır: “Servet, para ve metadır, tamamen bundan ibarettir.” “Olarak görünür” ifadesinde bir tehdit, kapitalistlerin kavrayışının ve kontrolünün ötesinde bir şey vardır.

Onların kontrolünün ötesinde olan şey, gizli olandır, “olarak görünmeyen”, meta biçiminin içine düşmeyen ya da bu biçime tamamen içerilmemiş olan zenginliktir. İşte tehdit budur. Elbette bu ilk cümlede, ayrıntılı olarak ele alınmış bir kriz teorisi yoktur, ama bize belli bir yönü işaret eder. Bize görünmeyenden kaynaklanan bir kriz eğilimini işaret eder, bize “olarak görünür” sözcüklerini dile getirebileceğimiz bir duruş noktası sağlar. Servet, insan yaratıcılığının zenginliği; kendi kapatılışının krizidir – yani kendi kapatılışından taşan, içerilmeyi reddeden, başka bir toplumsal elbirliği tarzına, yaratıcıların özgür birliğine yönelen servet.[22]

“Olarak görünür” ifadesinin ilan ettiği kriz, servetin metalara dönüştürülmesinin krizidir. Servet şimdi muazzam bir meta olarak görünür, ama her zaman böyle görünmeyecektir. Her zaman böyle görünmeyecektir, çünkü cümle zaten kendi hakikatsizliğini içinde barındırmaktadır. Servetin metalaştırılması/bütünleştirilmesi/sentezlenmesi/çitlenmesi hareketi içinde hâlihazırda, karşıt yönde bir hareket, meta biçiminin krizini oluşturan bir bütünsüzleştirme (detotalising),[23] sentezi çözme, meta olmaktan çıkarma, zenginleştirme ve komünleşme hareketi mevcuttur. İşte Kapital’de daha sonra “toplumsal üretici güçler” olarak ortaya çıkacak olan şey, tam da bu ikinci harekettir.

5. “Olarak görünür” ifadesi, bizi tüm bunların merkezine, savaş alanının ortasına fırlatır. Gizlenecek hiçbir yer yoktur.

İlk cümleyi üç kez okuruz. İlk seferinde (daha önce gördüğümüz üzere) cümlenin üzerinden atlayıp geçmeye, onu pek de önemi olmayan bir cümle olarak ele almaya meylederiz. “Bu toplumların serveti muazzam bir meta yığını olarak görünür” cümlesini okur ve kendi kendimize “tamam, elbette öyle” diye düşünür ve metaya bakmaya geçeriz. Başka bir deyişle, eleştirdiğimizi düşündüğümüz görünüşlerin içine düşeriz. Daha da kötüsü, bu ilk cümleye hak ettiği önemi vermeyerek, aslında servetin metalar olarak görünüşünün kuruluşuna bizzat katılmış oluruz.

Cümleyi ikinci kez okuduğumuzda öfkeyle haykırırız. Marx’ın söylediği şeyin ürkütücülüğünü anlarız: İnsan oluşunun sınırsız zenginliği, muazzam bir meta yığını biçimi almaya zorlanmaktadır.

Marx bizi doğruca eleştiri olarak bilim nosyonuna taşır. Meta hakkında daha hiçbir şey söylemeden önce, metayı bir eleştiri nesnesi olarak kurar. Servetin metalar olarak göründüğünü söyleyerek bizi bu görünüşü eleştirmeye, bunun nereden kaynaklandığını ve onu yaratan güçlerle ilişkisinin ne olduğunu anlamayı denemeye davet eder. Marx aslında şunu söyler: “Bu toplumların serveti muazzam bir meta yığını olarak görünür; bu yüzden incelememiz bu görünüşün eleştirisiyle, yani metanın eleştirisiyle başlamalıdır.” Aynı sırada Marx, serveti de eleştirinin bakış açısı olarak kurar: bir meta yığını olarak görünen ve görünmeyen serveti, mevcut varoluş biçiminin ötesini zorlayan serveti. Demek ki eleştiri, görünüşün gizlemiş olduğu şeyin kendi kendini keşfidir.

Cümleyi üçüncü kez okuduğumuzda yeniden haykırırız: bu sefer sadece öfkeyle dünyaya karşı değil, kendimiz karşısında düştüğümüz bir dehşetle haykırırız. Cümleyi ilk kez okuduğumuzda haykırmadan nasıl okuyabildik? İnsan zenginliğinin muazzam bir meta yığınına dönüştürülmesinin dehşetini nasıl kanıksayabildik? Bu cümlenin anlattığı acıya nasıl bu kadar duyarsız kalabildik? Bunun, Auschwitz’i mümkün kılmış olan,[24] Guantanamo’nun ve dünyadaki bütün açlığın ve yıkımın sürmesine izin veren duyarsızlığın ta kendisi olup olmadığını sormadan edemiyoruz. Yanıtın evet olduğunu biliyoruz.

Eleştiri öz-eleştiriye dönüşür. Ama bu sadece kişisel bir öz-eleştiri değildir, çünkü bu haykırmadan okumanın, Kapital’in ilk cümlesine ilişkin genel bir anlayış olduğunu biliyoruz. “Olarak görünür” deyişi, tam da sahte değil, gerçek bir görünüşe gönderme yaptığı için, sadece kapitalist topluma değil kişisel olarak kendimize bir meydan okumadır. Görünüş, bu toplumda genel bir geçerlilik taşıdığı için, kendimizi ne kadar zeki ve devrimci olarak düşünmek istesek bile biz de onun içinde yaşarız. Cümleyi ilk okuyuşumuzda ifadesini bulan şey, bu görünüşün içindeki yaşamımızdır. O halde eleştiri, sadece servetin meta biçiminde varoluşuna karşı değil, aynı zamanda kendi düşünme biçimimize (ve aslında kendi varoluş biçimimize) yönelir. Eleştirimizin bakış açısının meta biçiminin ötesini zorlayan servet olduğunu söylemek, bizi, bu biçim tarafından üretilen görünüşlerden özgürleştirmez. Bilimsel düşünmek için kendimize dönmeliyiz. “Bu toplumlarda servet metalar olarak görünür” dediğimizde, bu görünüşlerin içinde yaşadığımızı ve aynı zamanda görünüşleri eleştirenler olarak, kendimizi görünüşlerin karşısında ve ötesinde konumlandırdığımızı fark ederiz. Bu toplumdaki mevcudiyetimizin bizi, kendi kendimize antagonizma içinde, kendiliğin bölünmesi biçimindeki yaygın anlamıyla şizofrenik bir biçimde kurduğunu fark ederiz. Her türlü devrimci saflık veya teorik doğruculuk mefhumu bu nedenle saçmadır.

Ama böyle olan sadece biz değilizdir, Marx da böyledir. Böyle olmak zorundadır. Marx da insan zenginliğinin bir meta yığını olarak varoluşunun basitçe kanıksandığı bu görünüşler dünyasında yaşadı. O da bir yandan olup bitenin dehşetine işaret eder, ama öte yandan da sanki bunu öylece kabul eder göründüğü, biçimler (meta-para-sermaye biçimleri) dünyasına odaklanıyormuş ve daha kitabın ilk sözcüklerinden itibaren, analizine eleştirel keskinliğini veren “karşısında-ve-ötesinde duruşu” unutmuş göründüğü anlar vardır. Kapital’i “hangi Marx, hangi okuma?” sorusuyla yüzleşmeden okumak imkânsızdır. Giriş sözcükleri (“olarak görünür”), hem Marx’ı hem de bizi kat etmekte olan kaçınılmaz bir gerilimi ilan eder. Nasıl bizden de iki tane varsa, Marx’tan da iki tane vardır, ama bu gerilim (Althusser’in iddia ettiği üzere) genç ve olgun Marx arasındaki bir kopuş değil, görünüş ve dayanak arasındaki antagonizmadan türeyen bir gerilimdir. Eğer Marx ilk cümlesini açmış olsaydı, “kapitalist üretim tarzının hâkim olduğu toplumların serveti, muazzam bir meta yığını olarak görünür” ve bu görünüş basit bir hata olmayıp bu toplumların doğasından türediğinden, kapitalizm var olmaya devam ettiği sürece bu görünüşlerden bütünüyle kaçmak imkânsızdır diye yazabilirdi. Dolayısıyla bu görünüşleri eleştirdiğimizde, onları basitçe görünüşler olarak adlandırdığımız durumda yaptığımız gibi, aynı anda bu görünüşler içerisindeki varoluşumuz ile görünüşleri görünüş olarak eleştirimiz arasındaki bir gerilime de işaret ederiz. Bu yüzden bu kitabı okurken hakiki bir Marx’ı ya da tek bir doğru okuma bulmayı beklemeyin: Bu metni daha ziyade, kendi çelişkili varoluşunuzun parçası haline gelebilecek bir uyaran gibi ele alın. Marx yazabilirdi, ama yazmadı.

 

Yankılanmalar

Buradaki argüman basittir: Marx’ın Kapital’i metayla değil servetle başlar ve bu ayrımın teorik ve politik etkileri olağanüstüdür.

1. Bu argüman Kapital’e dair ana akım yorumlara ters düşer. Kapital’in ilk cümlesinden bir şekilde söz eden pek az yorum vardır ve bu yorumların arasından da hiçbiri burada önerilen sonuca varmaz. Burada amacım diğer yorumcuları eleştirmek değil, ama en etkili ve ayrıksı üç yorumu kısaca değerlendirmek, burada sunulan argümanın ayırt edici özelliklerini vurgulamama yardımcı olacak.

David Harvey’in Marx’ın Kapital’i için Kılavuz adlı kitabı, ilk bölümün ilk sayfasındaki ilk cümleyi alıntılar ve “yüzeydeki görünüşün altında olup bitmekte olan bir başka şeye işaret eden” “olarak görünür” ifadesinin önemine dikkat çeker (2010, 15). Harvey ilk cümleyi “Marx özellikle kapitalist üretim tarzı ile ilgilenir” şeklinde yorumlar. Bu yorum, benim burada önerdiğim ve ilk cümlenin öneminin, Marx’ın bakışını kapitalizmle sınırlamadığı, tersine onun ötesine geçmeye çalıştığı gerçeğinden kaynaklandığını öne süren yorumdan epey farklıdır. Harvey bu ilk saptamasıyla tutarlı biçimde servet sorununa hiç önem vermez ve hemen ilk cümlenin sonuna, yani metaya geçer. Kapital’in başlangıcına dair kendi bakış açısını on sayfa sonra özetler: “Şimdiye kadarki hikâye kabaca şudur: Marx, amacının kapitalist bir üretim tarzının işleyiş kurallarını gün yüzüne çıkartmak olduğunu ilan eder. Meta kavramıyla başlar…” (2010, 25).

Michael Heinrich, Introduction to the Three Volumes of Karl Marx’s Capital (2004/2012, 39)[25] adlı etkileyici çalışmasının “Değer, Emek, Para” başlıklı bölümünün başlangıcında Kapital’in ilk cümlesini alıntılar ve derhal, metanın yalnızca kapitalizmde servetin tipik biçimi olduğuna dikkat çekerek, meta kavramına geçer. Aynı yazar başka bir kitabında (2008, 50-54) Kapital’in ilk paragrafına birkaç sayfalık bütün bir bölüm ayırır. Bizim yaptığımız gibi, ilk cümlenin önemsiz görülüp atlanmasının çok kolay olduğunu vurguladıktan sonra, “olarak görünür” ifadesine, onu hem “-dir” hem de “gibi görünür” ifadelerinden ayırarak, dikkat çeker. Kapital’in bu ilk paragrafında Adam Smith’in Ulusların Zenginliği adlı çalışmasına ve bu çalışmanın servetin farklı toplumlarda farklı biçimlere büründüğünü kavrayamayışına dönük örtük bir eleştiri olduğunu belirtir. Ardından meta tartışmasına geçer, ama böylece aslında ilk paragrafın önemini asıl temaya bir giriş sunmaya indirger: “İlk paragraf temelde sadece Marx’ın sunuşuna metayla başladığını ve bunu yapmak için iyi sebepleri olduğunu düşündüğünü gösterir” (2008, 53; benim çevirim). Burada bizim asıl temamız olan servet ve meta arasındaki gerilimden hiçbir iz yoktur, ne de Marx’ın bu cümleyi kurmasını sağlamış olan şeyin ne olduğuna dair bir soru. Heinrich kendi meta ve değer teorisi anlayışının sonuçlarını açıklar: “değer teorisiyle Marx, bireylerin, ne düşündüklerinden bağımsız olarak, uymak zorunda oldukları özgül bir toplumsal yapıyı gün ışığına çıkarmayı amaçlar” (2004/2012, 46, italikler orijinal metindeki gibidir).

Harry Cleaver’in önemli kitabı Kapital’i Politik Olarak Okumak (1979 [2008]) burada benim sunduğum yoruma yaklaşır ve meta biçiminin mantığını kaçınılmaz bir yapı olarak değil mücadele olarak kavrar: “Tıpkı meta biçiminin kendi mantığı olması gibi, meta değişiminin kuralları ve ‘yasaları’ da kesinlikle vardır; ama meta biçiminin kendi mantığı ve bu yasalar, sadece sermayenin dayatmayı başardığı yasalardır. Marx’ın Kapital’de bize gösterdiği şey, sermaye tarafından konulan ‘oyun kuralları’dır” (66 [96]). Ama meta biçimini mücadele olarak kavramasına rağmen Cleaver, Kapital’in metayla başladığı şeklindeki geleneksel görüşü korur. Kapital’in birinci ve ikinci cümlesini alıntılar ve sonra şöyle devam eder: “Marx analizine metayla başlar, çünkü kapitalist toplumdaki servetin biçimi metadır. Kapital’in geri kalanını okuduğumuzda, burjuva toplumda bütün servetin niçin meta biçimini aldığını keşfederiz” (71[115]). Dolayısıyla Cleaver, değer, para, sermaye vb. kategorileri mücadelenin kategorileri olarak görmenin önemini vurgulamasına rağmen, bu biçimlere karşı mücadele, Kapital’in analizine dışsal kalır. Aksine benim buradaki önermem, anti-kapitalist mücadelenin Kapital’in daha açılış sözcüklerinde zaten ilan edilmiş olduğudur: “servet.” Mücadele, tahakkümün dışından gelen bir militanlığın sonucu değildir, daha ziyade bizzat tahakküm ilişkisinin içine kazınmıştır ve gündelik deneyimimize içkindir. Kategorilerin kendileri, kendi isyan hikâyelerini anlatır.[26]

Bu tartışmaya daha başka yazarları eklemek, argümanımızı geliştirmeye pek yardımcı olmayacaktır. Diğer Kapital yorumcuları, burada geliştirilen perspektifi benimsemez. Bildiğim kadarıyla hiç kimse Marx’ın analiz etmiş olduğu görünüşleri parçalamasına neyin olanak sağladığını sormuyor ve hiç kimse servet ve meta arasındaki ilişkiyi etkin bir mücadele ilişki olarak sunmuyor. Marx’ın metayla başladığı[27] ve Harvey tarafından geliştirilmiş görünen “Marx’ın amacı kapitalist bir üretim tarzının işleyiş kurallarını gün ışığına çıkartmaktır” biçimindeki genel görüş, neredeyse evrensel bir konum haline gelmiştir. Bu kurallar insan iradesinden bağımsız işlediği için, Heinrich’in ortaya koyduğu gibi, bu kurallar “bireylerin, ne düşündüklerinden bağımsız olarak, uymak zorunda olduğu” kurallar olarak düşünülmektedir.

2. Amaç, Marx’ın doğru yorumunu ya da gerçekten ne kastettiğini keşfetmek değildir. Marx’ın yazdığı şeylerin sonuçlarının farkında olup olmaması, ikincil bir konudur. Daha önemlisi, burada anti-kapitalist mücadelenin biçimlenmesinde son derece etkili olmuş bir metin üzerinde konuşmakta oluşumuzdur. Mücadele biçimleri değiştikçe Kapital’in mücadele bakımından önemini korumaya devam edip etmediğini sormamız gerekir ve bu sorunun yanıtı Kapital’in yorumundan ayrılamaz. Kapital’in tarih dışı veya aslında apolitik bir okuması imkânsızdır.

Kapital’in (Marx’ın metadan başladığını ve kitabın sistemin “işleyiş kurallarını” açıklamakla ilgilendiğini iddia eden) geleneksel okuması ile devrimi geleceğe havale eden ve devlet iktidarını ele geçirip yerine başka bir sistem geçirmekle ilişkilendiren devrimci değişim kavrayışı arasında sembiyotik bir ilişki var olagelmiştir. Bu devrim görüşü, yirminci yüzyıldaki deneyimler ve günümüzün aciliyetleri karşısında büyük oranda gözden düşmüştür. Pek az ülkede, “gelecek devrimi” yönetmek gibi uzak bir umudu taşıyan bir Parti vardır.

Temel mesele, kapanmadır. Metadan başladığımızda, kendimizi zaten eleştirdiğimiz sistemin içine yerleştirmiş oluruz. O halde bunu takip edecek şey, içinde tutulmakta olduğumuz hapishanenin etkili bir analizini yapmak olabilir. Bu hapishane, toplumsal biçimlerin sıkı örülmüş zincirlerinden kurulmuştur. Marx, meta biçiminden (toplumsal ilişkilerin bir biçimi olarak meta) başlayarak bizi, birbirinden türeyen, toplumsal ilişkiler bütünlüğünün daha da gelişmiş biçimlerine yönlendirir: meta biçiminden değer biçimine, değer biçiminden para biçimine, para biçiminden sermaye biçimine vb.[28] Marx biçimler arasındaki karşılıklı bağlantıyı vurgulamakta (özellikle Proudhon eleştirilerinde) zorlanır, öyle ki para olmaksızın meta değişimine ya da sermaye olmaksızın paraya dayalı bir toplum hayal etmek anlamsızlaşır. Farklı biçimler, bir bütünlük oluşturmak üzere sıkıca birbirine uydurulur. Burada durur kalırsak, o zaman bu bütünlüğü parçalamanın tek yolunun, bunu bir bütün olarak yapmak olduğu sonucuna varan, bütünün birleştirici gücü yüzünden tikel veçheleri parçalamak yönündeki girişimlerin baştan yenilgiye mahkûm olduğunu söyleyen bir analize varmış oluruz.

Kapital’in kapalı bir sistemin incelikli bir analizi olarak anlaşılması, bizi iki yöne götürebilir. Birincisi, gelecekteki devrime öncülük edecek olan Partidir: Bir bütün olarak bütünlüğü parçalamanın tek yolu, güçlü ve birleşik bir devrimci parti inşa etmektir. Buna alternatif olarak, ki kanımca son yıllarda hâkim hale gelen eğilim de budur, Kapital okuması her türlü devrim düşüncesinden kopartılır: Devrim bütünlüklü olmak zorunda olduğu, ama devrimi yürütecek herhangi bir parti olasılığı bulunmadığı için, Kapital okuması, sadece sistemin nasıl işlediğinin anlaşılması bakımından önemli görülmekte. Kapital’in incelikli okuması, anti-kapitalist mücadelenin fiili hareketinden uzaklaşmış apolitik bir kötümserlikle kolayca birleştirilebilir. Kapital’i okumak ve anti-kapitalist mücadele birbirinden ayrı düşmektedir.

Marx’ın metadan başladığı şeklideki geleneksel görüşe itiraz, sadece politik bir itiraz değildir. Aynı zamanda metinsel bir itirazdır. Basitçe, Marx’ın metadan başladığı doğru değildir: Marx servetten başlar. Mesele, Marx’ı, söylemesini istediğimiz şeyi söylemeye zorlamak değildir. Bu yazılı olarak vardır. Marx servetle başlar.

Marx, bizi eleştirdiğimiz sistemin içine yerleştirerek başlamaz. Tersine, meta biçimine geride bir artık bırakmaksızın uyum sağlayamayan bir servetle (zenginlikle) başlar. Marx, kapitalist toplumsal biçimlerin sıkıca uyumlu dokusuna bizi sokmadan önce, bize kendi duruşunu ona göre belirlediği, uyumsuz bir kategoriyi tanıtır. Bu, farklı toplumsal biçimlerin türetiminin gücünü zayıflatmaz, ama bizim bu biçimleri süreçler olarak, biçim-süreçler olarak, biçimlenme süreçleri olarak anlamımızı sağlar.[29] O zaman kapitalist bütünlük, bir bütünleştirme sürecidir, yaşamın saf dinginsizliğini[30] sermayenin mantığına boyun eğdirme, bütün insani etkinliği sıkı bir toplumsal kaynaşma içinde sarmalama yönünde sürekli bir mücadeledir. Kapitalist mantığın sıkı dokunmuş bir hapishanesi gibi görünen şey, etkili ve tutarlı bir saldırı, ama kendi içinde kendi krizini barındıran, ancak bütünüyle etkili olmadığı için anlayabileceğimiz bir saldırı olarak daha iyi kavranabilir. Bütün toplumsal biçimler, boyun eğmeyen bir içerik oluşturan süreçlerdir ve bu içerikler ilişkili oldukları biçimlere uyum göstermezler: Servet meta biçimine uymaz, kullanım değeri değer biçimine uymaz, somut emek soyut emeğe uymaz, çalışma kapasitesi meta emek gücüne uymaz, üretici güçler sermaye biçimine uymaz vb.[31] Bu biçimler sayısız Prokrust yatağıdır, ama bu yataklar doğaları gereği kusurludur, içeriklerini bütünüyle biçimlendirmekten acizdirler.[32] Her durumda içerik biçiminden taşar ve yalnızca bu biçim içinde değil, aynı zamanda onun karşısında ve ötesinde var olur.

Kapital, açılış sözcüklerinden itibaren, baskıcı bir toplumsal kaynaşmanın güçleri karşısına uyum göstermeyen güçleri yerleştiren bir anlatıdır. Tahakkümün dehşetinden değil, isyanın onurundan başlar. Servet, insan yaratıcılığı, mutlak oluş hareketimiz: Kapital’in teması budur. Marx bizi, yaratıcılığımızın çitlendiği, ama hiçbir zaman kapitalist gelişme yasalarına kapatılamadığı, bizi zincirleyen toplumsal biçimlerin kendi krizlerini kendi içinde taşıdığı bir uyumsuzluk dünyasına sokar. Kitap, kapitalist biçimlere uymayan çoklu ayaklanmalar ve bu biçimlerin pek çok yerden delinmesi sayesinde bir devrimi düşünmenin ve yapmanın olanakları ve güçlüklerine dair bir keşifle açılır. Parti bitmiştir, gelecekteki devrim ölmüştür; bir milyon kopuşla sermayeyi şimdi ve burada parçalamak son derece gereklidir ve olan da zaten budur. Kapital’i okumanın bu kadar önemli olmasının nedeni budur. İlk cümleden başlayarak.

 

Kaynakça

Adorno, Theodor W. (1966/1990) Negative Dialectics (Londra: Routledge).

Bonefeld, Werner (2014) Critical Theory and the Critique of Political Economy, (Londra: Continuum).

Cleaver, Harry (1979) Reading Capital Politically (Londra: Harvester Press). [Kapital’i Politik Olarak Okumak, Çev. Münevver Çelik, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2008.]

De Angelis, Massimo (2007) The Beginning of History: Value Struggles and Global Capital (Londra: Pluto).

Gunn, Richard (1992) ‘Against Historical Materialism: Marxism as a First-order Discourse’, Bonefeld, Werner, Richard Gunn ve Kosmas Psychopedis (der.) (1992) Open Marxism, 2. Cilt. Theory and Practice içinde (Londra: Pluto), s. 1-45.

Hardt, Michael ve Antonio Negri (2009) Commonwealth (Cambridge: Harvard University Press). [Ortak Zenginlik, Çev. Elfa Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011.]

Harvey, David (2010) Companion to Marx’s Capital (Londra: Verso). [Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, Çev. Bülent O. Doğan, İstanbul: Metis Yayıncılık, 2012.]

Hegel, Georg W. F. (1807/1977) Phenomenology of Spirit (A.V. Miller’in çevirisi ve J.N. Findlay’in önsözü ile; Oxford: Oxford U.P.).

Heinrich, Michael (2004/2012) Introduction to the Three Volumes of Karl Marx’s Capital (New York: Monthly Review Press).

Heinrich, Michael (2008) Wie das Marxsche Kapital lessen? (Stuttgart: Schmetterling Verlag).

Holloway, John (1980/1991) “The State and Everyday Struggle”, Clarke (1991) içinde, s. 225-259.

Holloway, John (2002/ 2010) Change the World without taking Power (Londra: Pluto). 2005 baskısı. [İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek, Çev. Pelin Siral, İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2003.]

Holloway John (2010) Crack Capitalism (Londra: Pluto). [Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak, Çev. Barış Özçorlu ve diğerleri, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2011.]

Lukács, Georg (1923/1988) History and Class Consciousness: Studies in Marxist Dialectics (Cambridge: MIT Press). [Tarih ve Sınıf Bilinci, Çev. Yılmaz Öner, İstanbul: Belge Yayınları, 1998.]

Marx, Karl (1857/1973) Grundrisse (Londra: Penguin), [Grundrisse, Çev. Arif Gelen, Ankara: Sol Yayınları.]

Marx, Karl (1857/1953) Grundrisse (Berlin: Dietz Verlag).

Marx, Karl (1859/1971) A Contribution to the Critique of Political Economy (Londra: Lawrence & Wishart). [Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Ankara: Sol Yayınları, 2000.]

Marx, Karl (1859/1961) Zur Kritik der Politischen Ökonomie, Karl Marx/Friedrich Engels – Werke, Band 13, 7 (Berlin: Dietz Verlag).

Marx, Karl (1867/1965), Capital, 1. Cilt (Moskova: Progress Publishers). [Kapital, 1. Cilt, Ankara: Sol Yayınları, 2000.]

Marx, Karl (1867/1985) Das Kapital, 1. Cilt (Berlin: Dietz Verlag).

Marx, Karl (1867/1990), Capital, 1. Cilt (Londra: Penguin Books).

Perelmann, Michael (2011) The Invisible Handcuffs of Capitalism (New York: Monthly Review Press).

Rozitcher, León (2003) Freud y los Problemas del Poder (Buenos Aires: Losada).

Sohn-Rethel, Alfred (1978) Intellectual and Manual Labour (Londra: Macmillan).

Tischler, Sergio (2014) “Detotalization and Subject. On zapatismo and critical theory”, South Atlantic Quarterly, no. 113:2.

Vaneigem, Raoul (2012) Lettre à mes Enfants et aux Enfants du Monde à Venir (Paris: cherche midi).

Wright, Steve (2002) Storming heaven: class composition and struggle in Italian Autonomist Marxism (Londra: Pluto). [Gökyüzünü Fethetmek: İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, Çev. Özgür Yalçın, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2008.]

 

Çeviren: Müno

 

 



[1] John Holloway, Sociología of the Instituto de Ciencias Sociales y Humanidades “Alfonso Vélez Pliego”, Benemérita Universidad Autónoma de Puebla’da profesördür.

Bu makalenin yazılma sürecindeki yardımları ve yorumları için Eric Meyer’e en içten teşekkürlerimi sunarım: Makalenin ilk taslağı üzerine yaptıkları yorumlar için Eloína Peláez, Lars Stubbe, Marcel Stoetzler, Michael Kasenbacher, Richard Gunn, Vassiliki Kolocotroni, Sergio Tischler, David Harvie, David Harvey, Katerina Nasioka, Alfonso García, Alberto Bonnet, Luciana Ghiotto, Adrián Piva’ya ve Quilmes’deki tartışma grubunun diğer üyelerine; University of Princeton’da düzenlediği bir konferansta makaleyi sunmam için beni yüreklendiren Gavin Arnall’a ve bu konferansta önerilerini dile getiren herkese; Leon Rozitchner’in çalışmasına bakmamı öneren Bruno Bosteels’e; makalenin tartışılması için İspanyolcaya çeviren Alba Invernizzi’ye ve bunu mümkün kılan Néstor López’e teşekkür ederim.

[2] Ayrıca Kapital’in yayımlanmasından sekiz yıl önce 1859’da ilk basımı yapılan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ilk cümlesine de dikkatinizi çekmek isterim: “Burjuva toplumun serveti, ilk bakışta, kendisini muazzam bir meta yığını olarak ortaya koyar, bunu oluşturan birim, tek bir metadır” (1859/1971, 27). Almanca aslında bu cümle şöyledir: “Auf den ersten Blick erscheint der bürgerliche Reichtum als eine ungeheure Warensammlung, die einzelne Ware als sein elementarisches Dasein.” (1859/1961, 15).

[3] Kapital’in ilk cümlesinden bahseden yorumlara dair bir tartışma için bu makalenin devamına bakınız.

[4] John Holloway, ilerleyen satırlarda Marx’ın Almanca orijinal metninde Reichtum olarak geçen sözcüğün İngilizcede wealth ve richness olarak karşılanmasının yorumda ne gibi farklar yaratabileceği üzerinde duracak. İngilizcede çoğunlukla wealth (servet) olarak karşılanan bu sözcüğü, richness (zenginlik) olarak okumayı önerecek. Türkçe çeviriler onun bu önerisini zaten benimsemiş ve sözcüğü “zenginlik”le karşılamıştır. Bu nedenle, John Holloway’in bu iki çeviri alternatifi arasındaki farka yaptığı vurguyu koruyabilmek adına, Türkçe çeviriden saparak, wealth sözcüğünü “servet”le, richness sözcüğünü ise “zenginlik”le karşılamak zorunda kaldık. (ç.n.)

[5] Bu pasaj Grundrisse’nin orijinal Almanca baskısında şöyledir: “In fact aber, wenn die bornierte bürgerliche Form abgestreift wird, was ist der Reichtum anders, als die im universellen Austausch erzeugte Universalität der Bedürfnisse, Fähigkeiten, Genüsse, Produktivkräfte etc. der Individuen? Die volle Entwicklung der menschlichen Herrschaft über die Naturkräfte, die der sog. Natur sowohl wie seiner eignen Natur? Das absolute Herausarbeiten seiner schöpferischen Anlagen, ohne andre Voraussetzung als die vorhergegangne historische Entwicklung, die diese Totalität der Entwicklung, d.h. der Entwicklung aller menschlichen Kräfte als solcher, nicht gemessen an einem vorhergegebnen Maßstab, zum Selbstzweck macht? Wo er sich nicht reproduziert in einer Bestimmtheit, sondern seine Totalität produziert? Nicht irgend etwas Gewordnes zu bleiben sucht, sondern in der absoluten Bewegung des Werdens ist? In der bürgerlichen Ökonomie – und der Produktionsepoche, der sie entspricht – erscheint diese völlige Herausarbeitung des menschlichen Innern als völlige Entleerung; diese universelle Vergegenständlichung als totale Entfremdung und die Niederreißung aller bestimmten einseitigen Zwecke als Aufopferung des Selbstzwecks unter einen ganz äußeren Zweck” (1857/1953, 387/8).

[6] Grundrisse’yle ilgili olarak, Marx’ın ham taslağı olan bu metnin, Kapital’in yorumlanmasını aydınlatıcı bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Grundrisse’nin yayımlanması, Kapital’in geleneksel okumalarının sorgulamaya açılmasında önemli bir rol oynadı, ama ben daha devrimci Grundrisse ile daha az devrimci Kapital arasında bir karşıtlık kesinlikle görmüyorum.

[7] “Karşılıklı değişim” Almanca orijinal “Austausch” sözcüğünün daha iyi bir çevirisi olabilirdi. Marx’ın burada meta değişimini düşünmediği açıktır. Richard Gunn, bu metnin ilk taslağı üzerine yaptığı çok faydalı bir yorumda, Almanca orijinalin “evrensel değişim”e çok daha merkezi bir yer verdiğine dikkat çeker (bu cümlenin birebir çevirisi şöyle olabilir: “Servet, insani ihtiyaçların, kapasitelerin, zevklerin, üretici güçlerin vb. evrenselliğinin evrensel değişim sayesinde yaratılmasından başka nedir ki”) ve “evrensel değişim”in karşılıklı tanıma olarak anlaşılması gerektiğini, dolayısıyla “servetin karşılıklı tanıma olduğunu” öne sürer.

[8] Bu aslında ortak zenginliktir. Ortak zenginlik, Hardt ve Negri’nin yazdığı üçlemenin üçüncü kitabının başlığıdır, ancak onların bu fikri geliştirme tarzları, onları başka bir yöne yöneltir: Kapital’in ilk cümlesinde ortaya konan karşıtlığa, yani ortak zenginlik ve meta biçimi arasındaki karşıtlığa odaklanmazlar.

[9] Aynı konuda bkz. Vaneigem 2012,14: “Hayatta kalma derdi olan yaşamdan yoksunluğa karşı en iyi çare, kişinin meta baskısından özgürleşmenin sarhoşluğuyla kendi zenginliğini, neşesini, yaratıcılığını, sevgisini, arzusunu keşfetmesidir.”

[10] Orijinal Almanca “herrscht” sözcüğü “hâkim olma” (prevail) yerine “yönetme” (rule) olarak çevrilmeliydi. “Hâkim olma” terimi, diğer üretim tarzlarıyla uyumlu bir şekilde bir arada var olma olasılığını açarken, “herrscht” sözcüğü, başka herhangi bir üretim tarzının ancak kapitalist üretim tarzıyla antagonizma içinde var olabileceğini iddia eder. Sözcüğün ikinci anlamda çevirisi bana çok daha doğru görünüyor.

[11] Massimo De Angelis (2007), metaların değeriyle karşıtlık içinde olan diğer değerlerden bahseder, ama kapitalist değer karşısında bu değerlere bir dışsallık atfeder. Benim kavrayışım daha ziyade ilişkinin doğası itibariyle antagonist olduğudur. Meta, sadece servetin diğer biçimlerinin yanında var olmakla kalmaz, meta daha ziyade sürekli bir saldırganlıktır, diğer bütün servet biçimlerini massetmeye yönelen sürekli bir dürtüdür.

[12] Fowkes çevirisi (1867/1990, 125) biraz daha az çarpıcıdır. “The commodity is, first of all, an external object, a thing which through its qualities, satisfies human needs of whatever kind.” [Meta, her şeyden önce, dışsal bir nesne, taşıdığı özellikler sayesinde her türden insani ihtiyacı tatmin eden bir şeydir.]Almanca orijinalinde bu cümle şöyledir: “Die Ware ist zunächst ein äusserer Gegenstand, ein Ding, das durch seine Eigenschaften menschliche Bedürfnisse irgendeiner Art befriedigt” (1867/1985, 49).

[13] Fowkes çevirisi (1867/1990, 125): “Our investigation therefore begins with the analysis of the commodity.” Moore ve Aveling çevirisi ise şöyledir: “Our investigation must therefore begin with the analysis of a commodity.” (1867/ 1965, 35) [“Dolayısıyla incelememiz, bir metanın analizi ile başlamalıdır.”] Cümlenin Almanca orijinali: “Unsere Untersuchung beginnt daher mit der Ware” (1867/1985, 49).

[14] Bu noktaya dikkatimi çektiği için Richard Gunn’a teşekkür ederim.

[15] Almanca orijinalinde “erscheint als” olarak geçer; Moore-Aveling tarafından yapılan çeviride “kendini…olarak ortaya koyar” biçiminde çevrilmiştir.

[16] Bu bağlamda “erscheint” sözcüğü ile “scheint” sözcüğü arasındaki ayrıma dair bir tartışma için bkz. Heinrich (2008, 51).

[17] Varoluş tarzı olarak biçim anlayışı için bkz. Gunn, 1992, 14.

[18] Bu, Lukács’ın olağanüstü ama yine de problematik eseri Tarih ve Sınıf Bilinci’nde ele aldığı temel konudur (1988/1998).

[19] Entelektüel mülkiyet, şu anda özellikle bariz bir mücadele alanıdır. Daha genel olarak, zenginliğin metalaştırılması (ya da sıklıkla ifade edildiği biçimiyle, ortak olanların çitlenmesi), günümüzde insan deneyiminin merkezindeki dehşet verici kanlı bir çatışmadır.

[20] Bu formülasyon için arkadaşım Sergio Tischler’e teşekkür ederim.

[21] Bkz. Marx (1867/1965, 763 [2011, 729]): “Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır.”

[22] Bu, Marx’ın “üretici güçler” dediği ve sonraki Marksizm geleneği tarafından donmuşluğun bir ifadesine dönüştürülen ama en iyi, insanlığın “mutlak oluş hareketi içindeki” dürtüsü olarak anlaşılabilecek bir terimdir.

[23] Bütünsüzleştirme için bkz. Tischler (2014).

[24] Bu Adorno’nun vurguladığı noktanın basitçe bir tekrarıdır: “Auschwitz, ölüm olarak saf özdeşlik filozofemini doğrulamıştır” (1990, 362).

[25] Arkadaşım Werner Bonefeld Heinrich’in kitabını (arka kapağında) şöyle över: “Marx’ın Kapital’ine dair en iyi ve kapsamlı giriş.” Kapital’in anlatısı son derece açık olduğu için meseleyi bu tanımla ele almam için bir neden yok, ama Heinrich’in sunduğu yorumla hemfikir değilim.

[26] Daha geniş bir tartışma için bkz. Cleaver’ın bir mücadele kategorisi olarak somut emek kategorisini reddine dair yorumum (2010, 189-190).

[27] Bulabildiğim tek çarpıcı istisna, Leon Rozitchner’in Marx ve Freud’da elbirliği ve üretken beden üzerine kaleme aldığı, Marx’ın Kapital’e meta ile değil servetle başladığını vurguladığı ve servet kavramını açıkça bu yazıda Grundrisse’den alınan pasajla ilişkilendirdiği bölümdür (2003, 88, 98). Ama Rozitchner, servet ve meta arasında bu yazıda vurguladığım antagonist ilişkiyi geliştirmez. Rozitchner’in bu çalışmasına dikkatimi çektiği için Bruno Bosteels’e teşekkür ederim.

[28] Bu yaklaşımın en sofistike gelişimi, belki de Marx’ın “yeni okuması” (neue Lektüre) denilen ve Reichelt, Backhaus, Postone ve Heinrich gibi yazarlarla ilişkilendirilen okumadır. “Yeni okuma” üzerine bir açıklama ve tartışma için bkz. Bonefeld (2014).

[29] Biçim-süreçler olarak biçimler için bkz. Sohn-Rehtel (1978), Holloway (1979/1991, 2002, 2010).

[30] “Yaşamın saf dinginsizliği” için bkz. Hegel (1977, 27 [1986, 45]).

[31] Şunu da eklemeliyiz: “rüyalarımız seçim sandıklarınıza sığmaz.”

[32] Prokrust yatağı metaforunun, insanları piyasa disiplinini kabul etmeye zorlayan ekonomik kurum ve pratikleri tanımlamak için Michael Perelmann tarafından kullanıldığını belirtmeliyim. Ama Marx’ın bize, Prokrust yatağını (meta biçimi) kendi krizi yoluyla (uymayan servet) tanıtması önemlidir.